TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİNDE TÜRKÇÜLÜĞÜN GERÇEKLEŞMESİDİR!

TÜRKİYE CUMHURİYETİ, ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİNDE TÜRKÇÜLÜĞÜN GERÇEKLEŞMESİDİR!

19 Nisan 2018 0 Yazar: Hayri Yıldırım

TÜRKİYE CUMHURİYETİ,

ATATÜRK’ÜN ÖNDERLİĞİNDE

TÜRKÇÜLÜĞÜN GERÇEKLEŞMESİDİR!

 

 

HAYRİ YILDIRIM

 

Türkiye Cumhuriyeti; Türklük fikriyle kurulmuş ve devlet, cumhuriyet sürecinde bu vasfa göre yapılandırılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin Kurucu Önderi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Savaş kazanarak önderlik yaptığı için başbuğdur! Cumhuriyet Halk Fıkrası programında ve parti çevrelerinde ifade edilen Kemalizm, Türkçülükten ilham almıştır. Kemalizm, bir rejim ve uygulama programı niteliğindeki doktrindir. Bu doktrinin fikrî temeli Türk milliyetçiliği yani Türkçülüktür. Kemalizm daha sonra Atatürkçülük olarak anılmıştır. Dolayısıyla Atatürkçülük, Türkçü fikrin devlet programı yani doktrinidir. Bu bakımdan “Türk’ üz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz!” sloganı fikir ve doktrin ilişkisini açık şekilde belirten bir söylemdir. Türk’üz sözüyle milliyeti, Türkçüyüz sözüyle fikri ve Atatürkçüyüz sözüyle de istenilen devlet düzeni ifade edilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Türkçü vasfı; Atatürk’ün bu değişimin önderi, başbuğu, Bozkurt’u olduğu Türkçü bilim ve devlet adamları tarafından da dile getirilmiştir. Meselâ Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Sadri Maksudi Arsal, Mahmut Esat Bozkurt’un konu hakkındaki yazılarında devletin dönüşümü ve yeni rejimin vasfı açıkça Türkçü olarak belirtilmiştir.

 

Ziya Gökalp; Atatürk’ün davetiyle gittiği Ankara’da Maarif Bakanlığı’nda çalışmış, Diyarbakır milletvekili olarak görev yapmıştır. Ankara’da olduğu sırada Atatürk Çankaya Köşkü’nde Ziya Gökalp ile görüşmüş, yol gösterici bilgilendirme çalışmaları yapmasını istemiştir. Halk Fırkası adını Gökalp teklif etmiştir. Atatürk’ün isteği üzerine Hakimiyet-i Milliye ve Yeni Gün gazetelerinde “fırka” (parti) konusu üzerine makaleler yazmıştır. Ayrıca parti için tespit edilen umdelerin açıklanmasına dair yazılar yayınlamıştır. Yeni rejime ve Atatürk’e bu kadar yakın olmuştur. Ama ne yazık ki 1924’te, en verimli olgunluk döneminde, vefat etmiştir.

Ziya Gökalp, Yeni Gün gazetesinin 1922 ve 1923 tarihli sayılarında yayınlanan yazılarında Türk milletini tıpkı Ergenekon’daki gibi Osmanlı içinde saklı şekilde yaşayan bir millet olarak tanımlamıştır. Yazıda daha Cumhuriyet ilan edilmeden önce Atatürk’ü Türk milletini Ergenekon’dan çıkartacak bir bozkurt olarak görmüştür.

Gökalp, 3 Şubat 1922 tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanan “Türk Mucizesi” başlıklı yazısının sonunda çöküş döneminden millî ülküyle yükselişe geçişi şöyle açıklar:

“Milletlerin büyük felaketler yahut tehlikeler sırasında yaşadıkları bunalımlı ve galeyanlı bir devre vardır ki buna Auguste Comte ‘yaratıcı devre’ adını veriyor. Geleceğin kâşifi ve mimarı olan büyük ülküler ancak böyle müstesna zamanlarda doğar.(…) Bu yaratıcı devrededir ki ‘ülkü’ toplumsal vicdandan bir Altun Işık suretinde patlar ve önce en çok hassas olan seçkin bir ruhta parlayarak onun aracılığıyla bütün millete yeni ruhu aşılar.

Bu bunalımlı hayat geçtikten sonra ülkü kendisine uygun olan yeni değerleri inşa, yeni kurumları bina etmekle meşgul olur. (…) Bir toplum millî kültüre hürmet ederek yabancıların körü körüne taklitçisi olmaktan sakındıkça yükselir ve kendi kültürü dâhilinde gelişir. Bu toplum millî kültürüne değer vermemeye başladığı andan itibaren düşmeye başlar ve dejenere olmaya mahkûm olur. Ülküsüz bir hakanın Kutlu Dağı yabancılara satması, millî kültürü, millî bağımsızlığı satmaktan başka bir şey değildi. Eski Türkler göç ve Ergenekon gibi felaketlerinin sebebini bu gibi büyük günahlarda görüyorlardı. Bugünkü sosyologlar da aynı kanattadırlar. Bir toplum perişan olduktan sonra yeniden kendini toplayabilir mi? Sosyologlara göre yeni bir ülkünün doğması, ölmüş toplumları bile yeniden hayata getirebilir. Eski Türklere göre Altun Işık’la yeniden temasa gelmek Türkleri Ergenekon’dan kurtarmaya yeterli gelmişti.

Bu esaslar malum olunca Türklerin üç bin yıldan beri aralıksız olarak gayet geniş bir alanda bağımsız ve muazzam devletler halinde yaşamalarının sırrı kolayca anlaşılır. Türkler Altın Işığı nerede görürlerse o tarafa yönelirler. Bağımsızlık bayrağını kimin elinde görürlerse onun askeri olurlar. Bu hayat yolcuları maziden söz edenleri asla dinlemezler, yalnız geleceğinden haber verenlerin arkasından giderler. Çünkü daima onlara doğru yolu ilham eden bir aşk çağı, bir mucize saati vardır. Mütarekeden sonra Türk milleti yeniden Ergenekon’a düştü. Fakat Allah’a şükür ki çok sürmedi. Derhal Anadolu’da millî galeyan feveran ederek mucize saati geldi. İşte şimdi kalplerimiz misak-ı millînin altın ışığı ile aydınlanmış olduğu halde yeni bir Bozkurt’un kutlu izini takip ederek Ergenekon’dan bağımsızlık, hürriyet ve eşitlik mamuresine çıkıyoruz.” (1)

Ziya Gökalp 17 Mayıs 1339 (1923) tarihli Yeni Gün gazetesinde yayınlanan “İnkılâpçılık ve Muhafazakârlık” başlıklı yazısının sonunda şöyle der:

“İhtiyar ve hasta olan eski Osmanlı milleti içinden bu kadar genç ve sağlam ve uyanık bir Türk milletinin çıkması, bu asra mahsus bir mucizedir. Bu mucizeyi nasıl izah edebiliriz? Acaba Türkiye’de hiç kimsenin haberdar olamadığı gizli bir dünya mı vardı?

Evet, Türkiye’de böyle saklı bir cihan vardı. Diliyle, edebiyatıyla, ahlâkıyla, felsefesiyle, özetle millî kültürüyle beraber Ergenekon hayatı yaşayan bir Türk halkı vardı. Osmanlı medeniyeti bunun üzerine çökmüş, şimdiye kadar görünmesine engel olmuştu. Şimdi o yeni bir Bozkurt’un rehberliğiyle bu Ergenekon’dan sağlam, dâhi bir millet olarak meydana çıkıyor.” (2)

Ziya Gökalp’in 1923 yılında “Ocaklılara Armağan” ithafıyla yayınlanan “Türkçülüğün Esasları” eserinde ise yeni dönemin Türkçü vasfını açık şekilde ifade etmiş ve Atatürk’ün bu yeni dönemdeki durumunu tekrar vurgulamıştır:

“Türkçülük âlemi bugün o kadar genişlemiştir ki bu alanda çalışan sanatkârlarla bilim adamlarının hepsinin adlarını saymak ciltlerle kitaplara muhtaçtır.(…)

Bununla birlikte Türkçülüğe dair bütün hareketler sonuçsuz kalacaktı, eğer Türkleri Türkçülük ülküsü etrafında birleştirerek büyük bir çöküş tehlikesinden kurtarmaya muvaffak olan büyük dâhi ortaya çıkmasaydı! Bu büyük dâhinin adını söylemeye gerek yok, bütün dünya bugün Gazi Mustafa Kemal Paşa adını kutsal bir kelime addederek her an hürmetle anmaktadır. Önceden Türkiye’de Türk milletinin hiçbir mevkii yoktu. Bugün her hak Türk’ündür. Bu topraktaki hâkimiyet Türk hâkimiyetidir; siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk halkı hâkimdir. Bu kadar kesin ve büyük inkılâbı yapan zat Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat yapmak ve özellikle başarıyla sonuçlandırmak çok güçtür.” (3)

 

Yusuf Akçura; İngilizlerin esaretinden kurtulduktan sonra evlenip Ankara’ya geçti. Dış İşleri Bakanlığı’nda genel müdür olarak görev verildi. Sonra İstanbul milletvekili oldu. Atatürk tarafından İstanbul’u işgal kuvvetlerinden teslim almak için görevlendirildi. Türk Tarih Kurumu’nun başkanı oldu. Birinci Tarih Kongresi’ni yürüttü. Daha sonra İstanbul Üniversitesi’nde siyasî tarih dersleri verdi. Yeni rejimin kuruluşunda ve Atatürk’ün yanında yer aldı.

Yusuf Akçura, Türk Ocağı Hars Heyeti’nin hazırladığı Türk Yılı 1928 adlı hacimli eserin kendisine ait olup daha sonraları Türkçülük / Türkçülüğün Tarihi adlarıyla basılan bu kısmın sonunda şöyle der:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin başta ‘Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ namıyla sonra gerçek adıyla teessüsü Türk milliyetçiliği nokta-i nazarından Türkçülük idealinin tahakkuku demektir. Ekser Türkçülerin belki hayatlarında tahakkuk edeceğini ümit bile edemedikleri ideal, bir Türk dehasının kudretiyle bir şeniyet olmuştu; millî Türk devleti kurulmuştu.

Türk milliyetçileri dilin Türkçeleşmesini, hukukun Türk hukuku olmasını ve bundan dolayı kadının eski Türk kanunlarına uygun bir hürriyet kazanmasını, bedayiin Türkçeleşmesini yani şiirin, musikinin, ressamlığın… ilh. Millî ve aslî olmasını, kısacası Türk kültürünün yabancı etkilerden kurtulup kendi aslını bularak tekâmül etmesini diliyor ve buna ellerinden geldiği kadar çalışıyorlardı.

Fakat bütün bu kültürel hürriyet ve bağımsızlığın siyasî alanda tam hürriyet ve bağımsızlık kazanılmadıkça Meşrutiyet tecrübesiyle anlaşılmıştı. Osmanlı Devleti’nin siyaseti, birçok sebeplerden dolayı serbest olmadığı gibi Türk’ün kültürü de Gökalp Ziya Bey’in dediği gibi birçok kapitülasyonlarla bağlı idi. Bu kapitülasyonların bazılarını Doğu, bazılarını Kuzey, bazılarını da Batı Türk’ün boynuna takmıştı. Bütün bu ağır ağır halkaları atıp istediği gibi yürüyebilmek için Türk; hayat kudretini ifade ve izhar eden bir iktidar ve hâkimiyet fiilini yapmak, başarmak mecburiyetinde idi. Türk milleti, başlarına geçen eşsiz Mustafa Kemal’in rehberliği ve idaresi sayesinde bu iktidar ve hâkimiyet fiilini Osmanlı İmparatorluğu’na galip gelmiş haricî düşmanların iradesine ram olmaktan başka, haricî ve dahilî düşmanları memleketten tard ve ihraç etmek suretiyle askerî ve siyasî alanda icra ve izhar etti ve bununla siyaseten tam hürriyet ve bağımsızlık kazandı. Artık kültürel tasallutları da birer birer söküp atmak yolu açılmıştı. Türk milleti açtığı bu yolda enerji ve başarıyla sürekli olarak ilerledi; kültürel hürriyet ve bağımsızlığını sınırlayan engelleri peş peşe kaldırdı ve hala kaldırmakta devam ediyor. Son kalkan kültürel kapitülasyon, Türk diline uygun olmayan harfler sistemi ile imza tarzıdır.

Türkçülük fikri; yarım yüzyıl önce nihayet birkaç kişinin dimağ ve kalplerinde düşünceler, duygular ve emeller uyandıran, ara sıra dil ve kalemlerinden müphem ve muhteriz bir surette çıkan bir nazariyeden ibaretti. Bu nazariye o zamanlar muhite o kadar gayr-ı munis idi ki taraftarı olanlar, onu pek açık söyleyip yazmaktan çekiniyorlardı. Oysa Türkçülük fikri bugün tahakkuk etmiştir; olgular halinde tecelli ediyor. Böyle büyük fikirleri tahakkuk ettirenlere insanlık dâhi ve kahraman der. Türk âleminde Türk idealini tahakkuk ettiren dâhi ve kahraman, Türkiye Devleti’nin kurucusu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Hazretleridir.” (4)

 

Peki, Atatürk bu fikirleri kabul ediyor muydu? Yoksa ölümünden sonra propaganda edilen gibi soya karşı olan Yunan hayranı hümanist ve solcu biri miydi?

Atatürk Yunan hayranı bir hümanist veya solcu biri değildi! Atatürk Türk milliyetçiliği fikrine inanıyor ve Türklük esasıyla hareket ediyordu. Zaten yazı ve konuşmalarında da zaman zaman “Türk milliyetçisi” olduğunu belirtmiş, hemen her defasında “Türk” sözünü kullanmaktan büyük bir gurur ve övünç duymuştur. Türklüğü bütün dünya Türklüğü olarak görmüş ve Türk’ün büyük geçmişine her zaman önem vermiştir. Hatta ülkemizde Sümer araştırmalarını Türk Tarih Tezi kapsamında Atatürk başlatmış ve bizzat çalışmalar yapmıştır.

 

Sadri Maksudi Arsal; Atatürk tarafından Türkiye’ye davet edilmiş ve Ankara ile İstanbul üniversitelerinde dersler vermiş, ayrıca milletvekili olmuştur. Atatürk’ün sofrasında bulunmuştur. Atatürk’e yakın bir bilim adamı olmuştur.

Atatürk’ün fikrini yansıtması bakımından en büyük delillerden biri Sadri Maksudi’nin (Arsal) 1930 yılında yayınlanan “Türk Dili İçin” adlı eserine yazdığı 2.9.1930 tarihli övgü yazısıdır. Kitap bu yazıyla birlikte basılmıştır.

Sadri Maksudi Arsal’ın bu kitabında dil konularının yanı sıra Türkiye Cumhuriyeti’nin vasfı da açıklanmış ve açıkça devletin felsefesinin Türkçü olduğunu ve bu esasla kurulduğunu yazmıştır. İşte Atatürk de bu esere ön söz yazmış ve kitapla beraber basılmasına izin vermiştir. Bir kitaba ön söz / takdim yazmak o kitaba övgü ve kitabı tavsiye anlamına gelir. Dolayısıyla Atatürk bu şekilde kitaba dikkat çekmek istemiştir.

Atatürk’ün yazısı şöyledir:

“2.IX.1930

Millî his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin millî ve zengin olması millî hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin.

Ülkesini, yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.

Gazi M. Kemal” (5)

Sadri Maksudi, “Türk Dili İçin” adlı eserinde Osmanlı’nın vasfı ve yeni düzene geçişi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin vasfını şöyle belirtir:

“Osmanlı İmparatorluğu her cihetten halitavi bir memleket idi. Halkı karışıktı, dini türlü idi. İmparatorluk içindeki milletlerin millî gayeleri, emelleri birbirinden farklı idi. Eski Türkiye’de bir kabine teşkil eden devlet adamlarının siyasî ve millî gayelerinde bile birlik yoktu. Osmanlı İmparatorluğu çelişkili unsur ve etkenlerin geçici uyuşması sayesinde yaşayan garip bir siyasî varlık idi. Bu siyasî uzviyetin hayatı, ömrü de uyuşma kadar zayıf ve daimî surette tehlikeye maruz idi. Osmanlı İmparatorluğu’nda hiçbir devlet adamı açık, cesur bir surette Türklük siyaseti takip etmek yüreğini kendinde bulamazdı. Nitekim bulamadı. Çünkü devlet ve hükümetin dayandığı ülkü, Türklük değildi; devlet içinde Türklerden başka birçok nüfusça önemli unsurlar vardı. Bugünkü Türkiye’nin dayandığı büyük esas ise Türklük ülküsüdür, milliyetçiliktir. Devletin dayandığı esas unsur da büyük bir çoğunluk teşkil eden Türk halkıdır. Türk halkı bu ülkede bugün yüzde doksan beş teşkil ediyor. Türk halkı bugün tebaalardan ibaret değil, hâkimiyeti kendi eline almış hür vatandaşlardan ibarettir. Bugünkü Türkiye’yi varlığa çıkaran etkenlerin en büyüğü, bu etkenleri düzenleyen Gazi Mustafa Kemal’dir. Gazi ve Gazi’nin yanına toplamaya muvaffak olduğu bütün Türk kahramanlarını harekete getiren, canlandıran, her türlü fedakârlıklara sevk eden etken, Türk’ün özbeyliği, bağımsızlığı, hürriyeti fikri, Türk’ün devam ve bekası endişesi, Türk’ün hür bir millet olarak yaşaması kaygısı olmuştur. Bugünkü Türkiye’yi doğuran yemişli ülkü Türklük ülküsüdür ve bundan sonra da Türkiye’nin dayanacağı, önemli tarihi dakikalarda Türkleri, birleştirecek ülkü yine Türklük ülküsü olacaktır. Bugünkü Türkiye; milliyetperverdir, milletçidir yani Türkçüdür.

Türkiye’de milletçilik ancak Türkçülük şeklinde tecelli edebilir. Türkçülük bu memlekette bazı beylerin zannettiği gibi onu kabul edip etmemekte herkesi hür bırakan bir mezhep, bir özel kuruluş şiarı değildir. Her Türk’ün ve hatta her vatandaşın kutsal tanımakla yükümlü, kabul etmeye mecbur olduğu bir millî imandır. Devletin varlığının esasıdır, vücudunun sebep ve hikmetidir.

Milletçilik Türkiye’de ancak Türkçülük şeklinde tecelli edebilir, dedim, çünkü Türklüğe muhabbet duygusu beslemeyen, bütün Türklüğe ait nesnelere karşı derin bir ruhî merbutiyet hissi duymayan bir Türk tasavvur olunamaz. Böyle Türkler varsa bu doğal olmayan bir olaydır. Bu gibi fertlerin geleceği yoktur. Türklük ve bütün Türk’e ait olan şeylerin kutsiyeti bu ülkede kutsal esastır. Türklüğü küçük görmek, Türk’ün millî benliğini teşkil eden kültürel unsurlara lakaytlık bu ülkede büyük bir ruhî suçtur. Hiçbirimiz damarlarımızda akan kanın yüzde ne kadarının Türk ırkının kanı olduğunu bilemiyoruz, bunun önemi de yoktur fakat ruhlarımız yüzde yüz Türk olmalıdır. Hiçbir memlekette hiç kimse saf bir ırkın mümessili olduğunu iddia edemez. Millet ve milliyet hissi, antropoloji olayı değil, bir toplumsal psikoloji meselesidir.

Türkiye’de şuurlu bir Türk’ün psikoloji de Türk olmalıdır.” (6)

Kitabın devam eden sayfasında yeni devletin ülküsünün Türklük olduğu bir defa daha tekrar edilerek şöyle denir:

“Bugün millî Türkiye Cumhuriyeti’nde hâkim ülkü Türklük ülküsüdür.” (7)

 

Mahmut Esat Bozkurt, İsviçre’de öğrenim görürken Millî Mücadele’nin başlaması üzerine gönüllü olarak yurda dönmüş, Ege bölgesinde Kuvayı Milliye’ye katılmıştır. Birinci dönemde milletvekili, daha sonra İktisat vekili olmuş, vekilliği sırasında İzmir İktisat Kongresi’ni toplamıştır. Daha sonra Adliye Vekili olmuş ve Türkiye’nin hukukî düzenini ve bir anlamda toplumsal yapısını değiştiren Medeni Hukuk reformunu gerçekleştirmiştir. Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışına yardım etmiştir. Anayasa çalışmalarına katılmıştır. Atatürk ile beraber mason derneklerinin kapanmasını sağlamıştır. Ancak çağdaş, Türkçü ve gerçekleştirdiği inkılâplar ile dik duruşundan dolayı kriptoların hedefi olmuş ve en sonunda bakanlıktan ayrılmıştır.

Mahmut Esat, Atatürk’ün isteğiyle üniversitelerde 1933-1934 yılından itibaren İnkılâp Tarihi dersleri de vermiştir. Onun derslerde verdiği notlar önce çoğaltma yoluyla basılmıştır. Mahmut Esat daha sonra bu ders notlarını Atatürk İhtilali adıyla kitap olarak da bastırmıştır. Ayrıca hayatı boyunca makaleler yazmıştır.

Mahmut Esat, İnkılâp Tarihi derslerinin sonunda şöyle diyor:

“Kendi hesabıma son sözüm şudur:

Bir ihtilal hangi millet hesabına yapılırsa mutlaka o milletin öz evladının eliyle yapılmalı ve onun elinde kalmalıdır.

Mesela:

Türk ihtilali öz Türklerin elinde kalmalıdır. Hem de kayıtsız ve şartsız. Yabancıların yardımıyla başarılan ihtilaller yabancılara borçlu kalırlar. Bu borç ödenmez.

Türk’ün en kötüsü Türk olmayanın en iyisinden iyidir. Geçmişte Osmanlı İmnparatorluğu’nun bahtsızlığı çoğunlukla kaderini Türklerden başkasının idare etmiş olmasıdır.” (8)

Ders notlarına ekler bölümünün XVI. Ekinde Cumhuriyet’ in başında mutlaka Türklerin olması gerektiğini ve niteliğinin milliyetçilik olduğunu ifade eder:

“Yeni Türk cumhuriyetinin devlet işleri başında mutlaka Türkler bulunacaktır. Türk’ten başkasına inanmayacağız.

Atatürk ihtilalinin farikası Türk milliyetçiliğidir. Türk olmaktır. Maziyi bu prensip tasfiye etti. Yeniliği bu prensip getirdi. Bütün Türk ihtilali bütün eserleriyle bu prensibe dayanıyor. Bundan en küçük bir inhiraf geriliğe dönmektir. Ve ölümdür.

İşte bütün bunlardan dolayı Bizanslaşan saltanatın, Türk olmayan Osmanlı saltanat ve hilafet idaresinin yüzyıllar içinde kısaca anlamı şudur:

Türk’ten başka unsurların kuvvetlenmesine yarayan, bunlarla beraber ve yaşatmak yaşamak için Türk’ü sömüren bir varlık.

İşte bütün bunlardan dolayıdır ki Atatürk ihtilali Bizanslaşan saltanatı, vatansız ve milliyetsiz hilafeti kaldırdı.

Ve bütün bunlardan dolayıdır ki milliyetçiyiz, cumhuriyetçiyiz, laikiz.” (9)

Mahmut Esat 23 Ağustos 1931 tarihli Anadolu gazetesinde yayınlanan “Türk Hâkimiyeti” başlıklı yazısında Osmanlı’da yönetimin Türklerin elinden çıkmasını İslam anlayışına bağlar ve şöyle der:

“İslam’da ayrılık gayrılık yok davası idarenin başına Türklerden başkalarını geçirdi; yalnız ırkan değil -bence bu ikinci derecede meseledir- zihniyetçe, kafaca, görüşçe, duyuşça, kültürce başkalarını geçirdi. Devlet siyaseti Türk menfaatlerine değil, İslam anlayışlarına göre bir çığır takibine başladı. Türk edebiyatı, Türk dili, Türk hâkimiyeti, Türk varlığı küçük görüldü. Sonuçta her şeyi yapan Türk olduğu halde, her şeye konan ondan başkası oldu.” (10)

Mahmut Esat, Kemalizm ve komünizm arasındaki ayrılığın milliyetçilik olduğuna dikkat çekerek Kemalizm’in vasfının milliyetçilik olduğunu öne çıkartır:

“Kemalizma ve komünizma arasında ayrılık.

Kemalizm rejimi milliyetçidir. Bunun anlamı şudur:

Her şey ve her şey önce Türk milleti içindir. İslamlık, insanlık bundan sonra gelir. Komünizm de teori olarak Rus yoktur. Arsıulusallık vardır.” (11)

 

Görüleceği üzere Türkiye Cumhuriyeti Türk esası üzerine, Türklük felsefesine dayanılarak kurulmuştur. Bu kuruluşta yeni devlet düzenine Türkçülük ilham vermiştir. Atatürk de defalarca Türklük esasını dile getirmiş ve açıkça Türk milliyetçisi olduğunu da dile getirmiştir.

Atatürk yeni devletin Türklük esasına kurulmuş olduğunu 10. Yıl Nutku’nda açıkça ve övgüyle ifade etmiştir. Yeni devlette Türklük dışında başka bir kimlik kabul edilmemiş ve Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkese Türk denilmiştir.

13 Ağustos 1923’te Meclis Başkanı seçilmesi nedeniyle yaptığı konuşmanın son kısmında şöyle der:

“Cihanın toplumsal ve siyasî gereklerinden doğan ve binlerce yıldır Türk tarihinin gelişmesinin sonucu olan devletimiz, devam ve istikrarın bütün niteliklerini ve şartlarını haizdir.” (12)

Bu cümlede geçen “binlerce yıldır Türk tarihinin gelişmesi” sözü önemli bir ayrıntıdır. Burada Türk tarihinin devamlılığı ilkesi ve yeni devletin bu tarihin gelişmesinin bir sonucu olduğu vurgulanmıştır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin Türklük esasına dayandığını tarihsel önem ve değere sahip olan 29 Ekim 1933 günü söylediği Onuncu Yıl Nutku’nda açıkça belirtmiştir:

“Türk milleti!

Kurtuluş Şavaşı’na başladığımızın on beşinci yılındayız. Bugün Cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!

Şu anda, büyük Türk milletinin bir ferdi olarak, bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.

Yurttaşlarım!

Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü; temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bundaki muvaffakiyeti, Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak, azimkârane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kâfi göremeyiz çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz.

Yurdumuzu, dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi, en geniş, refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için bizce zaman ölçüsü, geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle daha çok çalışacağız, daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur.

Çünkü Türk milletinin karakteri yüksektir; Türk milleti, çalışkandır; Türk milleti, zekidir. Çünkü Türk milleti millî birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale; müspet ilimdir. Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki yüksek bir insan cemiyeti olan Türk milletinin tarihî bir vasfı da güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtrî zekâsını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini ve millî birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek millî ülkümüzdür. Türk milletine çok yakışan bu ülkü, onu, bütün beşeriyette, hakikî huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta muvaffak kılacaktır.

Büyük Türk milleti!

On beş yıldan beri, giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vadeden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki bu sözlerimin hiçbirinde milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki millî ülküye, tam bir bütünlükle yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni âlem az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafı ile atinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır.

Türk milleti!

Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle, huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.

Ne mutlu Türk’üm diyene!” (13)

 

Türk milliyetçiliği diyemeyenler ve Türk milliyetçiliğine tahammülü olmayanlar “Atatürk milliyetçiliği” diye bir kavram çıkarmışlardır. Oysa Atatürk’ün inandığı fikir, Türk milliyetçiliğidir. Bu gerçeği birkaç kez dile getirmiştir. Dolayısıyla Atatürk milliyetçiliği yoktur, bir doktrin ve devlet düzeni olarak Atatürkçülük / Kemalizm vardır. Fikir başkadır, doktrin başkadır. Türk milliyetçiliği yerine Atatürk milliyetçiliğinin öne sürülmesinin sebebi, Türk-İslam sentezinin başka bir versiyonudur. Türk-İslam sentezi, Türklüğü pasifize edip milliyetçilik duygusu olan Türkleri İslamcılığa kaydırırken Atatürk milliyetçiliği de Türklük yerine daha kozmopolit bir zihniyete yönelmiştir. Her ikisinin ortak yanı ise yönetimde Türklerin olmamasını zihinlerde meşrulaştırma çabasıdır.

 

Atatürk döneminden sonra 1944 yılında Türkçülüğe darbe vurulmaya kalkılmışsa da Türkçü fikir yaşamaya devam etmiş ve özellikle 2000’li yıllarda iktidara gelen dincilerin akla fikre zarar İslam anlayışları karşısında yeniden uyanışa ve yükselişe geçmiştir. Bugün Türkiye’de Türkçülük süratle yayılmakta ve gençlik arasında rağbet görmektedir. Bu da artık Türklüğün öze dönüşünü göstermektedir!

Umuyorum ki Atatürk dönemi gibi bir Türk iktidarı uzak değildir. Bu Türkçü yükselişin sonu yine Türk iktidarına dönüş olacaktır!

Türklük var olsun!

 

(Nisan 2018)

 

 

NOTLAR:

 

*Yazıdaki alıntılarda bazı kelimeler cümle yapısına dokunulmaksızın tarafımdan günümüzde kullanılan kelimelere uyarlanmıştır.

1) Ziya Gökalp, “Türk Mucizesi”, Yeni Gün, 3 Şubat 1338 (1922); Ziya Gökalp, Makaleler – IX, Haz: Şevket Beysanoğlu, Kültür Bakanlığı, İstanbul, 1980, s.18-19.

2) Ziya Gökalp, “İnkılâpçılık ve Muhafazakârlık”, Yeni Gün, 17 Mayıs 1339 (1923); Ziya Gökalp, Makaleler – IX, Haz: Şevket Beysanoğlu, Kültür Bakanlığı, İstanbul, 1980, s.42

3) Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Haz: Mehmet Kaplan, Kültür Bakanlığı, İstanbul, 1976, s.11

4) Türk Yılı 1928, Akçuraoğlu Yusuf, Türkçülük, Haz: Arslan Tekin-Ahmet Zeki İzgör, TTK Yay. Ankara, 2009, s.480

5) Sadri Maksudi, Türk Dili İçin, Türk Ocakları İlim ve Sanat Heyeti Yay. Ankara, 1930, s.1

6) Sadri Maksudi, Türk Dili İçin, s.290-292

7) Sadri Maksudi, Türk Dili İçin, s.315

8) İlk İnkılap Tarihi Ders Notları (Mahmut Esat Bozkurt-Recep Peker-Yusuf Kemal Tengirşek), Haz: Oktay Aslanapa, TDAV Yay, İstanbul, 1997, s.113; Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali I-II, Kaynak Yay. İstanbul, 2008, s.134

9) İlk İnkılap Tarihi Ders Notları, s.188; Bozkurt, Atatürk İhtilali I-II, s.227

10) Mahmut Esat, “Türk Hâkimiyeti”, Anadolu, 23 Ağustos 1931; Mahmut Esat Bozkurt, Toplu Eserler IV, Kaynak Yay. İstanbul, 2015, s.214

11) İlk İnkılap Tarihi Ders Notları, s.156; Bozkurt, Atatürk İhtilali I-II, s.192

12) Atatürk’ün Bütün Eserleri, C:16, Kaynak Yay. İstanbul, 2005, s.80

13) Atatürk’ün Bütün Eserleri, C:26, Kaynak Yay. İstanbul, 2015, s.267-268